21 Mart 2011 Pazartesi

Milliyetçilik Mevzuu


Millet, milliyet, milliyetçilik, ırkçılık kavramlarından anlaşılması gereken; bunların birbirleriyle ilişkisi ve İslam’daki yeri nedir?

Evvela millet sözcüğü aslen Arapça olup, Kuran’da esasen bir dine bağlı insan topluluğu anlamında kullanılmıştır. Etnik ve kültürel farklılıklar ise daha ziyade kavim kelimesiyle ifade edilmiştir. Millet kelimesinin türevi olan milliyet insanların kendisine bağlandığı din ve şeriatı ifade eder. Milliyetçilik ise aynı din ve şeriata bağlılığın adıdır. Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli anlamı görmezden gelinerek ulus anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa neden olunmaktadır. Çünkü (19. yüzyıl ortalarından itibaren İngilizce/Fransızca nation kavramına karşılık olarak kullanılmaya başlanan) ulus belli bir inancı, din ve şeriatı değil; aynı atadan gelen insanları belirtir. Bu nedenle bir ulusa bağlılığı temel alan anlayış ve yaklaşımlar milliyetçilik kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.

Bu kısa girişten anlaşıldığı üzere, yaşanan kavram karmaşası sebebiyle benimsenen düşüncenin isimlendirilmesinden ziyade muhtevasına bakmak asıl belirleyici kriter olacaktır.

İslam’a göre uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidir. Çünkü tüm insanlar aynı anne-babadan türemiştir. Farklı şartlara, niteliklere sahip toplumlar halinde ayrılmalarının amacı tanışmaları, yardımlaşmaları ve dayanışmalarıdır; yoksa birbirlerine husumet gütmeleri değil. “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık; şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O’na isyandan en fazla sakınır olanınızdır.” (Hucurat 13)  Görüldüğü gibi İslam ırkı reddetmez, reddedilen ırkçılıktır.  Bütün İslam alimleri ırkçılık fikrini Kitap ve Sünnet’in ışığı altında reddetmişler, kavmiyetçiliği içtimai bir hastalık olarak kabul etmişlerdir. Hiç kimse ırkını inkar etmeyecek; fakat herkes İslamiyet bağıyla bütünleşecektir. Zaten Mümin’in herhangi bir şeyi inkar etmesi düşünülemez; zira inkar var olan bir şeyi kabul etmeme, yok saymadır. Bir fert veya topluluk kendini mesela "Türk’üm, Müslümanım, filan yerliyim, filan ülkenin vatandaşıyım..." diye tanımlayabilir. Kendini böyle tanımlayan bir fert veya grup, "bizi biz yapan Türklüğümüz ve Müslümanlığımızdır" da diyebilir; evet o grubu diğerlerinden ayıran iki önemli özellik bunlardır. Buraya kadar dine aykırı hiçbir nokta yoktur. Ama “ben Türk olduğum için başkalarından üstünüm, imtiyazlıyım..." derse İslam'a aykırı bir değerlendirme yapmış olur.

İslam’da yasaklanan bir ırkın üstünlüğünü savunma, ırkıyla övünme, ırkçılık davasında bulunma ve kavmini ileri sürüp tefrika çıkarma davranışlarını ayrı ayrı sırasıyla ele almak gerekirse:

1)     Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuşlardır: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” Evet, yegane üstünlük ve fazilet ölçüsü ancak takvadır.  Bu sebepten “Ne şeref ki Türk doğmuşuz!” “Bir Türk dünyaya bedel!”  gibi ifadeler son derece yanlışken, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” gibi ifadeler de en azından çok anlamlı olmasa gerektir.
2)     Övünme zaten başlı başına bir hastalık, kalbi karartan koyu bir is, ruhu kemiren büyük düşman… Kendi irademizle ve Allah’ın emrine uyarak işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokuyorsa; tamamen irademiz dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı bir ırka mensubiyet mevzuunda övünmek evleviyetle günahtır. İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü... İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakînen bilir... Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir... Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur desek cehlimizi ilân etmiş oluruz. Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alakası olmadığını Efendimiz’in(sav) ırkçılık hakkındaki şu kelamı güzelce ortaya koyar: “Asabiyet-i Cahiliye..”
3)     “Asabiyet(kavmiyet) davasına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dava uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.”(Ebu Davut) “Kim hevasına uyarak batıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzerine ölür.”(İbn Mace) İşte hadis-i şeriflerin kavmiyetçilik davası gütmeyle alakalı kesin ve net tavrı…  Ayrıca dava ona derler ki, insan onu kabullendiğinde intisap edebilsin.  Irk değiştirmek mümkün olmadığına göre…
4)     Şüphe yok ki İslam’ın öngördüğü ve Müslümanları davet ettiği toplum yapısı ümmettir. Ümmet ise dine mensubiyet rabıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır. Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir. Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak, tefrika çıkarmak Hz. Peygamber’in lanetlediği bir davranıştır. Müslüman olmak kavmiyet(bugünkü manada milliyet) bağını İslam kardeşliği bağına tabi kılmak demektir.  İslam bağı tüm bağların üstündedir.  Bu konuda büyük müçtehidlerin birkaç fetvasını misal vermek gerekirse: Hanefi Mezhebinde İslam birliğini bölüp parçalayan kavmiyetçi insanın cenaze namazı kılınmaz. İmam Şafii ise söz ve fiili ile kavmiyetçiliği esas alan kimsenin şehadetinin kabul edilmeyeceğini, bu tip insanların mahkemedeki şehadetinin merdut olacağını söylemiştir.

Peki, bu fikrin başlangıcına gidersek, kimdir bu ırkçılığın öncüsü? Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi başlatan? “Onu topraktan yarattın, beni ise ateşten. Ateş topraktan üstün. Öyleyse ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim?” diyerek Hz. Adem’e secde etmeyişini müdafaaya kalkışan şeytan… Şimdi ise hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyoruz. Bu ters mantık sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira bu düşüncenin patenti ona aittir…

Kavmini sevmek ise kavmiyetçilikten tamamen ayrı bir olaydır. Yoksa her insan doğal olarak ailesini, akrabasını, memleketini, milletini sever; diğerlerine nispetle yakınlarına daha ziyade alaka duyar. Birçok ayet ve hadis yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri… bu manada yakınlar içinde yer almaktadır. Bütün bu tabiilik, fıtrilik ve teşvikler göz önüne alındığında aynı kültürü, tarihi, yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirlerini daha ziyade sevmelerine, dayanışmalarına, ümmet kültürüne nispetle alt kültürlerini geliştirmelerine ve bir değer, bir zenginlik olarak insanlığa takdim etmelerine İslam’ın bir diyeceği yoktur. İnsanın içinde yaşadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması, ecdadının mazideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara layık bir evlat olmak için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır. Milletimize duyacağımız bu sevgi ise onun şahsı manevisi itibariyledir. Yoksa her milletten yaramaz insanların çıkacağı aşikardır. Biz milletimize geçmişte dinimize ve bizlere yaşattığı muvaffakiyetler itibariyle alaka duyar, hatta bu sebeple onu bazen aşk derecesinde sevebiliriz. Milletini gerçekten seven insan ise milletimizin değerleriyle bir kez daha doğrulup dirilmesini, kendi ruhunun heykelini yeniden ikame etmesini şiddetle arzu eden insandır.

İşte bu sebepten yaklaşık bin yıldır İslam’ın bayraktarlığını yapan, belki sahabeden sonra İslam’a en büyük hizmet eden, Bediüzzaman’ın ifadesiyle millet-i İslamiye’nin kahraman bir ordusu olan Türk milletine elbette şiddetli bir sevgi duyarız. Tıpkı sahabe efendilerimizi sevdiğimiz gibi. Onları Arap olduklarından dolayı değil, İslam’a hizmetleri cihetiyle sevdiğimiz gibi.  Türkler Müslüman olduktan sonra milli değerlerinden önemli bir kayba uğramamışlar, buna karşı çok önemli kazançlar elde etmişler, İslam’a yakın fıtratlarını geliştirerek büyümüşler, öldürücü, yıkıcı, sömürücü olarak değil; adalet, hakkaniyet, hizmet ve yüksek ahlaki değerlerin temsilcisi olarak cihan hakimiyeti mefkuresine ulaşmışlardır. Çok sık kullandığımız “milli ve manevi değerlerimiz” şeklindeki kalıplaşmış ibare de göstermektedir ki, milli değerlerimiz manevi değerlerimizle büyük oranda örtüşmektedir, bir uyum içerisindedir. Yine burada Bediüzzaman Hazretlerinin “Cenab-ı Hak bin seneden beri Kuran’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.” duasına iştirak ediyor ve amin diyoruz.

Fakat burada sınırı aşmamak, yasaklanan davranışlara kaymamak çok mühimdir. Eğer bir Türk, “Ben dindar bir Kürt yahut Arap kardeşimi, fasık bir Türk’e tercih ediyorum diyemiyorsa bu çerçeveyi aşıyor, yanlış yapıyor demektir.

Bu konuda Kuran’da anlatılan Nuh(as) ile ilgili kıssa ne kadar manidardır: Nuh(as) “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir.” diye tufan hadisesinden oğlunu kurtarmak istediğinde İlahi cevap şöyle gelir: “Ey Nuh o senin ailenden değildir. O(nun yaptığı) yaramaz iştir. Bilemediğin şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim.” Demek ki; insanın inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor…

Bir başka çarpıcı manzara Asr-ı Saadet’ten…  Sahabeler iman ve tevhid cephesinde yer alıp küfre karşı mücadele verirken en yakın akrabalarıyla karşı karşıya geliyordu.  Başta Peygamber Efendimiz(sav) amcasıyla, Hz. Ebu Bekir oğlu ile, Hz. Ali kardeşi ile, Hz. Ömer de dayısı ile karşı karşıya gelmişti. Ashab hiçbir nesep bağı olmayan Mümin kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve bu yakınlarına karşı savaşıyordu… İbret alın ey basiret sahipleri!

Günümüz milliyetçiliğine geldiğimizde bunun ulusal değerleri evrensel değerlerin üstünde tutan, ulusa bağlılığın evrensel değerlere bağlılıktan, ulusal çıkarların bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu öne süren anlayış ve yaklaşımların genel adı olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun kendi ulusunu sevip yüceltmeyi amaçlamaktan, kendi ırkını diğer tüm ırklara üstün görerek onları egemenliği altına alma isteğine kadar uzanan çeşitli biçimlerinden bahsedilebilir. Bu nedenle, belli bir siyasal program ya da doktrinden çok, böylesi program ve doktrinleri esas kabul eden tüm siyasal anlayışları dile getiriyor.  Dolayısıyla burada en azından müspet ve menfi milliyetçilik şeklinde bir ayrım yapmak gerekir.
Yukarıda sayılan yasaklardan herhangi biri benimseniyor, uygulanıyorsa bu menfi milliyetçiliktir ve caiz değildir. Nitekim menfi milliyetçiliğin zararları tarih boyunca hep görülmüştür. Efendimiz’e kadar uzanırsak onun Arap milliyetiyle ortaya atılmadığını görürüz. O sadece Araplara değil, bütün alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Onun davası ancak tevhid davasıydı, İla-yı Kelimetullah’tı.  Sonraki devirlerde Emevi Devleti’nin Arap milliyetçiliğini esas tutması neticesinde hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri küstürdüğünü, hem kendilerinin çok felaketler gördüğünü, hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve genişlemesinin durmasına neden olduğunu görüyoruz.  Osmanlı’da da imparatorluğun parçalanışındaki faktörlerden birinin imparatorluk bünyesinde yaşayan milletlerin menfi milliyetçilik akımının etkisiyle tefrika çıkarıp, bağımsızlık faaliyetlerine girişmesi oluğunu görürüz.  Bugüne geldiğimizde ise Türk-Kürt ayrılığı çıkarılarak  bölücülüğün amaçlandığını ve bu amacın gerçekleşmesi için yine menfi milliyetçiliğin körüklendiğini esefle müşahede etmekteyiz. Allah bu vatan evlatlarını birbirine düşürmesin…

Fakat milliyetçiliği ümmet birliğinin bozulması üzerine dünyanın geldiği uluslararası sistemde bir zorunluluk olarak görenler ve bu zorunluluğu kendi sınırları içinde yaşamakla beraber ümmet idealini yitirmeyenler, bir şekilde bu ideale ulaşmak için çaba sarf edenler olursa, bunlar İslam’a ters düşmeyen milliyetçi olurlar; İslam’a hadim bu milliyetçilik ise(milliyetçilik şeklinde adlandırılacaksa) müspet bir milliyetçiliktir, meşrudur. Bu manada uluslar  birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri alacak; fakat mevcut yapı tarihi bir zaruret ve arıza olarak görülecek ve imkanlar elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçme, birleşme amaç edinilecektir.

Fikr-i milliyette bir zevk-i nefsani, gafletkarane bir lezzet, şeametli bir kuvvet olduğunu söyleyen Said Nursi bu düşüncenin tamamen yok edilmesinin zorluğuna işaret ederek, en azından bunu müspete kanalize etmenin yollarının bulunması gerektiğine işaret etmiştir.

Şimdi de bazı İslam büyüklerinin konuyla alakalı görüşlerini, sözlerini nazara vermek istiyorum.

Yunus Emre
Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan
Halka müderris olsa, hakikatte asidir

Şah Nakşibend
 Büyük mutasavvıf Şah Nakşibend’e sormuşlar:
-Nesebinizin silsilesi nereye varır?
-Nesebinin silsilesiyle kimse bir yere varamaz!

Bediüzzaman Said Nursi
Bediüzzaman Hazretleri kavmiyetçilik fikrinin bir Frenk illeti olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:
“Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, alem-i İslam’ı parçalamak için içimize bu Frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir gayet cazibedar bir halet-i ruhiye verdiği için, pek çok zararları ve tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüzi-külli bu fikre iştiyak gösteriyorlar.”

Ve bu illetin doğuracağı vahim neticeyi şu şekilde ifade etmiştir:
“Fikr-i milliyet bu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri bunu İslamlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar. Ta ki parçalayıp, onları yutsunlar.”(Mektubat)

Hakiki ve daimi muhabbetin ise ancak İslam kardeşliği ile mümkün olabileceğini söyler:
“İslamiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; alem-i bekada ve alem-i berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi(güçlü) olsa onun bir perdesi hükmüne geçebilir, yoksa onu onun yerine ikame etmek aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.”

Ve bu konuda Türkleri şu sözleriyle ikaz etmektedir:
“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslamiyet’le imtizaç etmiş(iç içe geçmiş), ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin(iftihar edilecek şeyler) İslamiyet defterine geçmiş. Bu mefahir zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme.”

Mehmet Akif Ersoy
Sebilürreşad’da neşredilen bir yazısında Akif:
“Biz Müslümanlar başka milletlere benzemeyiz. Din bağını ihmal edecek olursak hareketimizin cezası ukbaya kalmaz, daha dünyada iken çekeriz. Nitekim çekiyoruz. Din-i mübin; kavmiyet, cinsiyet gibi insanları birbirinden uzaklaştıran sebepleri ortadan kaldırarak dünyanın çeşitli yerlerindeki cemaatleri birleştirmiş iken, biz kalkıyoruz da aynı toprakta yaşayan İslam cemaatini kavmiyet hissiyle parçalamak istiyoruz. Ey cemaat-i müslimin, bilmiş olunuz ki Müslümanlıkta kavmiyet yoktur. Resul-i Ekrem, “Kavmiyet gayreti güden bizden değildir!” buyurmuştur. Şayet kiminiz Araplığına, kiminiz Arnavutluğuna, kiminiz Türklüğüne, kiminiz Kürtlüğüne sarılarak sizi rabıtaların en sağlamı ile birleştirmiş olan din kardeşliğini bir tarafa bırakacak iseniz, neuzubillah hepimiz için felaket muhakkaktır.”

Bunun dışında Akif kendine has o nefis üslubuyla şiirlerinde de kavmiyet fikrini adeta yerden yere vurmuştur:
Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam
Bağlamak lazım iken anlamadım, anlayamam
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvamı
Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir
Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez
Son siyasetse bu! Hiç böyle siyaset yürümez!
Sizi bir aile efradı yaratmış Yaradan
Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan
Siz bu davada iken yoksa, iyazen billah
Ecnebiler olacak sahibi mülkün nagah
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez
***
Hani milliyetin İslam idi kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri
Arabın Türke, Lazın Çerkeze, yahut Kürde
Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta anasır mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın!

Birbirine İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif'in haklı isyânını yukarıdaki mısralarda gördük. Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak zorunda kalınca Akif’in -bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyetin, ırk asaletinin, İslam’a hadim bir milliyetçiliğin müspet manada altını çizdiğini görüyoruz:

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celal
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal
Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!


Son söz olarak; milletini sevmek, ecdadına sahip çıkıp geçmişten ibret almak, milletinin terakki ve tekâmülü yolunda çabalamak için kişinin ilaveten çeşitli vasıflandırmalara ihtiyacı yoktur; bunlar zaten her şuurlu ve sorumluluk duygusuna sahip Müslüman’ın üzerine düşen birer vecibedir.

Allah birliğimizi, beraberliğimizi, uhuvvet ve muhabbetimizi daim eylesin.

*Bu yazı daha ziyade derleme mahiyetindedir, muhtelif kaynaklardan beslenerek oluşturulmuştur. Dolayısıyla her iktibas ayrıca belirtilmemiştir.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder