*Ay Düşünce fon müziği eşliğinde okunması tavsiye edilir: http://www.youtube.com/watch?v=eDbLWm3fdwU
Mantık ve muhakeme üzerine kurulmuştu evlilikleri. Zira ikisi de biliyordu ki evlilik hissiyat üzerine bina edilecek kadar basit bir mesele değildi. İnanç ve ideal birliği paydasında buluşuyor olmalarıydı tanışma teşebbüslerine sebep. Evlilik bir amaç da olamazdı, ortak ideallerini gerçekleştirmek için bir araçtı sadece. Ama önemli bir araç... Yüksek beklentiler içinde değillerdi, dünyaya değil ukbaya taliptiler çünkü. Tanışıp temel meseleleri konuşmuş, edindikleri olumlu izlenim ve oluşan kalbi temayülle birlikte evllilik kararı almışlar, sade bir nikah töreniyle de dünya evine girmişlerdi. Emre edebiyat, Cemre ise sınıf öğretmeniydi. Cemre mesleğe başlayalı henüz birkaç ay olmuş, Emre ise üçüncü yılını doldurmak üzereydi. İstanbul'da iki farklı okulda görev yapan çift kiraladıkları mütevazı eve yerleşerek yuvalarını kurmuş, zorlu hayat yolculuğuna beraberce başlamışlardı.
Aylar geçtikçe birbirlerini daha yakından tanıma imkanı bulmuş, sahip oldukları güzel hasletleri gördükçe muhabbetleri ziyadeleşmiş, aralarındaki bağ kuvvetlenmişti. Sadakat, güven, saygı, fedakarlık ve anlayışın hüküm sürdüğü bir ortamda bunun aksini beklemek de abesti zaten. Sonradan fark ettikleri bir diğer ortak özellikleri de sanat ve edebiyata karşı olan ilgileriydi. Her ikisi de hassas ve duyarlı birer ruha sahipti. Takip ettikleri kitaplardan etkilendikleri şeyleri birbirlerine anlatıyorlar, bazen de bir bölümünü biri sesli okurken öbürü onu dinliyordu. Böylece paylaşmanın eşsiz tadına varıyorlardı. Yine tiyatro çok sevdikleri bir kültürel faaliyetti. Haftada bir de mutlaka sahilde sabah yürüyüşüne çıkar, deşarj olurlardı. Bu yürüyüşlerde hakim olan hal ise sükuttu. Muhtemel ki, bu anlarda sarf edilecek lüzumsuz sözler kalbe gelen tatlı esinti ve ilhamların büyüsünü bozacaktı...
Gel zaman git zaman bir yılı geride bırakmışlardı. Bir hafta sonu ailesini ziyaret etmek üzere Cemre'nin de çocukluğunun büyük bölümünün geçtiği köyüne gittiler. Kış, soğuğunu derinden hissettiriyordu. Kovası değiştirilen soba harıltı ile yanmaya başlamıştı. Yarım saat kadar sonra iyice kızmış, bir süre odanın kapısını açmak zorunda kalmışlardı. Bu arada Cemre ocakta kaynayan suyu çayın üzerine dökerek altına su ilave etti. Ve çaydanlığı demlenme süresinde beklemesi için sobanın üzerine koymak üzere aldı. Çaydanlıkla odaya girip sobaya doğru ilerlerken açık olan televizyondan gelen sesin dikkatini çekmesi üzerine başını o yöne çevirmişti. Bu sırada yerde görmediği terliğe ters bir şekilde basıp tökezledi ve dengesini kaybederek sobaya doğru düştü. Yüzünün sol tarafı sobaya temas ederek kısa süreliğine cildi sobaya yapıştı. Bir anda gelişen bu hadise gözleri önünde cereyan eden annesi çığlığı bastı: "Kızım!"
Bandajı açmanın vakti gelmişti. Doktor, eşi ve ailesine bu kazanın yüzünde kalıcı ciddi bir iz bırakacağını söylemişti. Cemre daha ufak bir izle karşılacağını sanıyordu. Bandajı açıp aynaya baktığında Cemre şok oldu. Bir hafta önce sahip olduğu o güzel yüz şimdi ne hale gelmişti? Henüz yirmi dört yaşındaydı. Bir an aynayı kırmaya niyetlendiyse de sonra vazgeçti, yatağına döndü. "Dışarı çıkar mısınız, yalnız kalmak istiyorum."
Hastaneden taburcu edildikten sonra ailesiyle vedalaşıp Emre'yle birlikte İstanbul'a dönmek üzere yola çıktılar. Emre Cemre'yi konuşturmaya çalıştıysa da, o yol boyu susmayı tercih etti. Ara ara gözyaşları süzülüyordu yanaklarından. Emre fazla üstelemedi. Eve vardıklarında eşyaları yerleştirdikten sonra Emre eşini salona çağırdı, karşılıklı oturdular.
-Cemre neden konuşmuyorsun?
-Emre beni yine eskisi gibi sevecek misin?
-O nasıl söz Cemre, tabii ki seveceğim!
-Ama artık çirkin bir insanım. İnsanlar ikimizi gördüğünde akıllarından kim bilir neler geçirecekler, beni senin yanına yakıştıramayacaklar. Bana katlanmak zorunda değilsin...
- Ben senin suretini değil siretini sevdim Cemre. Ben sana baktığımda senin dışını değil iç güzelliğini görüyorum. Senin fiziki güzelliğin şimdi olmasa en fazla on beş sene sonra zaten gidecekti. Ve ben buna gönül bağlamış olsaydım hayal kırıklığı yaşayacak, senden soğuyacaktım. Fakat ben fani şeylere gönül bağlamam. Benim için önemli olan sende daimi olan güzel ahlak ve huyundur. Ve sen bana Rabbimin bir hediyesi ve emanetisin. Nasıl olur da ben emanete ihanet ederim? Başta bir söz vermedik mi biz; iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta beraber olmaya? Bizim için hayat bu kısa dünya ömründen mi ibaret ki, ebedi mutluluk diyarını unutup ufak tefek olumsuzluklara takılalım? Bir daha sakın buna benzer şeyler duymayayım...
Cemre bu sözler karşısında dayanamayıp, gözyaşlarını salmıştı. Ağlıyordu başına gelene tepki gösterip böyle düşündüğü için. Şükrediyordu Allah'a kendisine böyle hayırlı bir eş nasip ettiği için...
Cemre eşinden gördüğü psikolojik desteğin de etkisiyle yeni halini benimsemiş, artık fazla takılmaz olmuştu bu duruma. Emre'ye karşı sevgisi bir kat daha artmıştı bu vesileyle. Okulda öğrencileriyle de arası iyiydi. Onlara bir anne şefkatiyle yaklaşıyor ve müfredatın ötesinde çocuklara güzel bir takım hasletler kazandırabilmek için çırpınıyordu. Ona göre eğitim öğretimden önce geliyordu.
Evliliklerinin ikinci yılı, aylardan nisandı. Cemre'nin karnı burnundaydı. Doğuma az bir zaman kaldığından izne ayrılmış, annesi de yanındaydı. Bir akşam üzeri Emre'ye telefon gelmiş, annesi Cemre'yi doğumhaneye aldıklarını haber vermişti. Emre vakit kaybetmeksizin hastaneye gitti. İçeriden gelecek olumlu haberi heyecanla bekliyorlardı. Bir süre sonra bir hemşire kucağında minik bir bedenle dışarı çıktı. "Gözünüz aydın, bir kızınız oldu." Derin bir nefes verdikten sonra "Elhamdülillah" dedi Emre. Bir kız çocuğu... Emre'nin öteden beri hasretini çektiği, Yaratıcı'dan dilediği şeydi kız babası olmak. Daha evlenmeden önce bile sevimli bir kız çocuğuna sahip olmanın hayalini kurardı zaman zaman. Dışarıda kısa bir sevinç faslından sonra sevinci paylaşmak üzere kayınvalidesiyle beraber odaya girdiler. Cemre tebessümle karşıladı onları. Yatağın başucuna gelen Emre, eşinin elini tuttu:
-Anne oldun Cemre.
-Baba oldun Emre.
-Bir aile olduk...
Kızlarının ismini Bahar koymaya karar verdiler. Baharda gelmiş, bahar getirmişti çünkü o... Emre'nin yüreğine önce cemre düşmüş, ardından da bahar gelmişti...
Büyüyordu Bahar... Önce baba demişti. Sonra düşmeden yürüyebilmişti ilk kez. Ve konuşuyordu artık, o da söz hakkı olan bir üyesiydi artık ailenin. Yaramazlık yapıp kızdırıyordu annesini bazen. Annesi onu azarlıyor, fakat çok değil beş dakika sonra dayanamayıp barışıyordu yine onunla. Gündüzleri kreşe bırakıp gün boyu zaten özlemini duyduğundan uzun süreli küslük için yeterli vakitleri yoktu. Beş yaşına gelmişti Bahar. Bukle bukle saçları, iri gözleri, minik burnu, narin elleri vardı. Ve gamzeleri vardı, güldüğünde güller saçan. Annesiyle Bahar, Emre'den önce evde oluyorlardı. Babası eve her geldiğinde duyduğu kapı sesi üzerine sevinçle kapıya koşar, babasının boynuna atılırdı Bahar: "Babacığım hoşgeldin..." Babası da arada sürpriz yapar, cebinden ufak hediyeler çıkarırdı onun için. Emre müsait oldukça ilgilenir, oynardı onunla. Fırsat buldukları hafta sonlarında da beraber dışarı çıkarlar, ailecek vakit geçirirlerdi.
Cemre bir gün okuldan biraz geç ayrılmak durumunda kalmıştı. Kreşin karşısındaki durakta otobüsten indiğinde Bahar'ın kreşin önünde yalnız beklediğini gördü. Bahar kendisini fark edince gülümseyerek ona el salladı. Bunun üzerine beklenmedik şekilde yola fırlayan Bahar annesine doğru koşmaya başladı. Acı bir fren sesinin ardından kızının yerde yattığını gören Cemre elindekileri fırlatarak kızının üzerine kapandı...
Hastanenin merdivenlerini hızla çıkan Emre kata geldiğinde Cemre'yle göz göze geldi. Bir anlık duraksamanın ardından eşine sarıldı. Bir eşe sahip olmanın en büyük getirisiydi belki de insanın böyle anlarda sarılıp dayanabileceği, acısını paylaşacak bir kişi olması... "Sakin olmalıyız Cemre. Şu an yapabileceğimiz tek şey dua etmek." Beş yıl önce doğumhanenin önündeki heyecanlı bekleyişin yerini bu kez ameliyathane önündeki endişeli bekleyiş almıştı. Sessizlikte duyulan tek şey dudaklardaki mırıldanmalardı. Yarım saat kadar sonra ameliyathanenin kapısı açılmış, doktor görünmüştü. Kendisine çevrilen merak dolu gözlere tek cümlelik bir açıklama yapmakla yetindi: "Başınız sağolsun..." Kalplere hançer gibi saplanan bu sözden sonra ayakta durmaya mecali kalmayan Emre olduğu yere çömelmiş ve ağzından şu sözler dökülmüştü: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun..." Cemre ise ne kadar dirençli durmaya çalışsa da ana yüreği bu habere dayanamamış, bayılmıştı.
Cenazeyi Emre'nin ailesinin köyüne getirdiler. Ertesi sabah eş dost, hısım akraba evin büyükçe avlusunu doldurmuşlardı. Öğle namazının ardından Emre ile kardeşi içeri girip Cemre'nin kızıyla son kez vedalaşmasına müsaade ettikten sonra tabutu aldılar. Dışarıda tabutu devralan cemaat arkasında gözleri yaşlı kadınları bırakarak mezarlığa doğru yola koyuldu. Bahar'ın boyuna göre ufak bir mezar kazılmış, Bahar'ı bekliyordu. Mezara vardıklarında Emre mezara indi ve Bahar'ı kucağına verdiler. Aman Allah'ım o nasıl çetin bir imtihandı... Dağlara yüklenseydi bu yük, taşıyabilir miydi ki dağlar? Bir babaya kızını veriyorlardı gömmesi için... Emre birden hayalen kızının doğumuna gitti. 'Kızın oldu' denilerek kucağına verilen yavrusu bu kez 'kızın öldü' denilerek yine kucağına veriliyordu. O sıcak, canlı sima soğuk ve solgundu artık. O yerinde duramayan beden kaskatı kesilmişti şimdi. O güzel gözler gülmüyor, gamzeler oluşmuyordu... Sarıldı son bir kez yavrusuna, bağrına bastı, tüm nefesiyle içine çekti kokusunu. Ve ağlıyordu Emre... Ağlıyordu sarsılarak... Yanağından süzülen damlalar toprağa düşüyordu. Erkeklerin ağlaması da başkaydı. Bir kadın gibi hüngür hüngür ağlayamazdı mesela erkek, gözyaşları sel olup akmazdı. Çünkü gözyaşlarının çoğunu dışa değil içine akıtırdı. Ağlarsa vakarını, metanetini kaybetmeden ağlardı. Sessiz ama derinden... O an imanı ve dolayısıyla teslimiyeti olmasaydı eğer haykıracaktı Emre: "Beni de gömün kızımla. Durmayın! Atın toprağı üzerime! O öldükten sonra ben yaşayıp da ne yapacağım? Durmayın, davranın küreklere!.." Ama biliyordu ki ölüm yokluk değildi, daha güzel bir aleme geçiş kapısıydı, geçici bir ayrılıktı...
Gelenler yavaş yavaş dağılmış, akşama sadece en yakınlarıyla birlikte kalmışlardı. Cemre de ağzını açıp haddini aşan bir söz söylemiş değildi ama durmadan ağlıyordu. Emre yalnız konuşmak istediği için odadakilerden müsaade istedi ve eşinin karşısına oturdu.
- Göz yaşarır, kalp hüzünlenir ama biz ancak Rabbimizin razı olacağı şeyler söyleriz. Bunun aksine hareket etmiş de değiliz çok şükür. Biliyorum sen fıtratındaki yüce şefkat gereği bu kadar ağlıyorsun. Yine ağlayacaksın, yine ağlayacağız. Ve elbette üzüleceğiz yine. Ama unutmamalıyız ki bize o şefkat, merhamet hissini veren merhametlilerin en merhametlisidir. O'nun merhametinden fazla merhamet, merhamet değildir. O Rahman padişah kızımızı dünya zindanından sarayına, yanına aldırdı. O günahsız, tertemiz olarak gitti. Orada şimdi kim bilir ne kadar mutludur, kim bilir şimdi belki meleklerle oynuyordur. Hem kızımız bize emaneten verilmişti, her mahluk gibi onun da asıl sahibi o Halık'tır. O verdi, O aldı; hüküm yalnız O'nundur. Bize düşen darılmayıp dayanmak, o büyük vuslatı beklemektir. Bir daha hiç ayrılmamak üzere bir araya geleceğimiz vuslatı...
Cemre kalkıp bir müddet eşine sarıldıktan sonra gözyaşlarını silerek güçlükle konuştu:
-İyi ki varsın Emre... Sen olmasan bilmiyorum başımıza gelenleri atlatabilir miydim. Böyle teslim olup rıza gösterebilir miydim gerçekten bilmiyorum. İyi ki varsın...
-Karı koca olmanın anlamı budur Cemre. Biz hayat arkadaşıyız seninle, yoldaşız, candaşız... Biz birbirimizin dayanağıyız, birbirimizin sığınağıyız. Ben senim, sen bensin; bir yüreğimiz...
Ve İstanbul'a dönüş... Öğrencilerle yeniden buluşma... Bir Bahar gitmişti ama daha yüzlerce Bahar vardı onlardan ilgi ve şefkat bekleyen. Her bir öğrenci Bahar olarak gözüküyordu onlara. Artık daha fazla çaba sarf ediyor, varlıklarını öğrencilerine adıyorlardı. Bahar'ın vefatının üzerinden beş hafta geçmişti. Bir akşam yemek masasındayken Emre söz aldı:
-Bugün bir teklif aldım Cemre.
-Ne teklifi?
-Yurtdışındaki bir Türk okulunda vazife yapmamızı istiyorlar, ihtiyaç varmış. Sadece benim için değil, ikimiz için de geçerli.
-Hangi ülke?
-Nijerya.
-Nijerya mı? Ne yaparız, nasıl yaparız oralarda? Bilmediğimiz, görmediğimiz yerler. Kimimiz kimsemiz yok....
-Bizim gibi gidenler var ya... Hem sonra O(cc) her yerde bizimle değil mi, yetmez mi? Ayrıca ben inanıyorum ki böylesi bizim için daha hayırlı olacak, değişikliğe ihtiyacımız var...
-Ailelerimiz?
-Bir şekilde ikna ederiz.
-Gurbetlere de mi düşecekti yolumuz...
-Bahar'ı da gönderdiğimizden beri zaten gurbette değil miyiz dünyada? Asya olmuş, Avrupa olmuş, Afrika olmuş ne fark eder? Hem orada çocuklar ilgiye, eğitime, sevgiye o kadar muhtaç ki... Her şeyden mahrum büyüyen çocuklar...Bahar görmemiş bir diyar... Hakikate aç gönüller... Bir sorumluluk değil midir bu üzerimizde?
-Haklısın... Madem durum bu, yarından tezi yok hazırlıklara başlayalım o zaman. Alalım bavullarımızı ve gidelim...
Emre eşinin bu kadar kolay ikna olup rıza göstermesine, teklifini böylesine anlayışla karşılamasına çok sevindi. Sevindi ve eşinin varlığından dolayı bir kez daha Yaratıcıya şükretti... Evet, bir çakılı kazıkları yoktu ki burada onları bağlasın, ayaklarına pranga olsun. Sadece iki bavul lazımdı, gerisi Allah Kerim...
Uçaklarının kalkmasına bir saat kalmıştı, havaalanındaydılar. Aileleri, yakınları vedalaşmak üzere oradaydılar. Mal, mülk, memleket arkada bırakılırdı belki de sevdiklerinden ayrılmak kolay değildi... Hüzünlüydü gönüller, asıktı suratlar. Kontrol noktasını geçtikten sonra son kez dönüp el salladılar ve yürümeye devam ettiler...
Kara haber ikindi vaktinde ulaşmıştı ailelerine. Seferi yapan uçak Akdeniz üzerindeyken henüz belirlenemeyen bir nedenle düşmüştü. O'nun için gurbete giderken onları gurbetten kurtararak ana vatana almıştı Yaratıcı. Hasretlerini beklediklerinden erken dindirmişti. Muhtemelen cesetleri bulunamayacaktı, insanlar göremeyecekti denizin altında mütebessim bir çehreyle yan yana yattıklarını. Ve bilemeyeceklerdi Ölüm Meleğini tebessümle karşılayıp huzur içerisinde ruhlarını teslim ettiklerini...
Bahar, Emre, Cemre... Yeniden el ele, gönül gönüle... Bir daha ayrılmaksızın ebediyete...