11 Ocak 2013 Cuma

Çocuk Kalmak



Sorarım bazen. Yetişkinlik mi çocukluk mu? Düşünürüm bazen. Hep çocuk kalsam daha mı iyi olurdu? Ve özlerim bazen. Çocukluğumu...
Çocuk kalsaydım eğer, sevgi ve ilgiyle bakardım insanlara. Sevgi ve ilgiyle bakardı insanlar da bana. Kimse rahatsız olmazdı bakışlarımdan. Ve kimse şüphe etmezdi, niyetimin saflığından...
Masum kalsaydım... Beni ne kadar seviyorsun diye soranlara, kollarımı ardına kadar açıp "bu kadar" diyecek kadar masum. Bir hastane koridorundaki muzdarip hastaları bir anlığına da olsa tebessüm ettirebilecek kadar masum. En masum yetişkinin bile yanımda suçlu kalacağı kadar masum. Herkese güvenecek ve her vaade kanacak kadar masum...
Mutluluğum çok basit şeylere bağlı olsaydı... Sebepsiz gülebilseydim mesela. Sebepsiz gülebilseydim ve de yadırganmasaydım bu yüzden... Dondurma çubuğundaki panda yazısını görünce sevinçten koştursaydım sağa sola. Dünyanın en mutlu insanı olsaydım, ebeyi aldatıp çanak çömlek patladığında saklambaçta...
En büyük acım düştüğümde kanayan dizim olsaydı mesela... Yahut çaydanlığa dokununca yanan elim... Yaralarım kabuk bağlayarak kapanacak türden olsaydı yine. Annemin sihirli öpücüğüyle geçseydi ağrılarım. Canım yandığında, kimse görür mü diye düşünmeden ulu orta ağlayabilseydim rahatça...
En büyük hayalim bir atari almak olsaydı mesela... Bir Mercedes kadar değerli olsaydı gözümde bisikletim. Sünnet hediyesi olarak Magnum dondurma isteyecek kadar dar olsaydı veya ufkum...
En büyük başarım bisikletimle ön kaldırıp bir süre düşmeden gidebilmek olsaydı mesela... Salıncakta hızla sallanırken en uzağa atlamakla övünseydim. Ya maçta rövaşatayla gol atmaya ne demeli? Ama girmeseydim insanlar arasındaki o sonu gelmeyen rekabet yarışına...
En büyük korkum karanlık olsaydı mesela... Karanlık koridordan oturma odasına geçmek için koşarken, bağırarak bastırsaydım korkumu. Üst kattaki komiser amca olsaydı en büyük çekincem. Yan apartmandaki iğneci teyze olsaydı benim için en büyük tehdit. Gök gürültüsünden korktuğum gecelerde o en güvenli yerde uyusaydım, annemle babamın arasında...
Zanlarım... Keşke yıkılmasaydılar... Güneşin arabamızı takip ettiğini sansaydım yine. Fark etmeseydim, babamın herkesin babasını dövemeyeceğini. Öğrenmeseydim, pamuk şekerin pamuktan yapılmadığını...
Çocuksu duygu, çocuksu düşünce, çocuksu hareket... Sevgi, şefkat ve masumiyet... Bense şimdi o günlere hasret...

24 Eylül 2012 Pazartesi

O ERLER


Onlar... Yaşatmak için yaşayanlar... Kurtuluşlarını başkalarının kurtuluşunda arayanlar... Onlar mefkureleri uğruna her türlü fedakarlığı göze alabilecek, nam-ı diğerle adanmış ruhlar... Güneşin doğup battığı her yere Nam-ı Celil'i ulaştırma hedefiyle çatlarcasına koşan küheylanlar... Ellerinde birer meşale, zulmetler içinde kalmış gönülleri tutuşturmanın ızdırabındalar...

Onlar on dört asır öteden gönderilen selama mukabele edip 'kardeşlerim' hitabına mazhar olanlar... Onlar o En Sevgili'ye görmeden inanan ve O'nu görmeden sevenler... Birinci gariplerin ardından nübüvvet davasını omuzlayan ikinci garipler... Küfrün hüküm sürdüğü, fısk-ı fücurun veba gibi yayıldığı, ahlaki değerlerin yıkılmaya yüz tuttuğu, cemiyetin tefessüh ettiği, mukaddesatın hor ve hakir görüldüğü devirde kendi değerlerini yaşamakta azınlıkta kalan garipler... Ama onlar bir beyan-ı nebeviye istinad ediyorlar: "Müjdeler olsun gariplere..."

Onlar... Dünyanın suri zineti, ihtişamı, debdebesi ve cazibedar güzellikleri karşısında serfüru etmeyen yiğitler... Münkerat, menhiyat, fuhşiyat karşısında serfüru etmeyen... Onlar iradesinin hakkını verip cismaniyetin altında ezilmeyenler, şehvet gayyalarında boğulmayanlar... Onlar sırf gözlerini ağyardan sakınmak için yollarını değiştiren bahadırlar... Yusuf(as) izinde iffet kahramanları... Onlar dünyayı istihkar edip gözlerini ukba yamaçlarına diken zahidler. Mala, makama, şöhrete meftun olmayan; dünyevi tekliflere tenezzül etmeyen müstağni ruhlar... Onlar dünya umurunda ne kazandıklarına mesrur ne de kaybettiklerine mahzundurlar. Onlar kalplerini masivadan arındırıp onu sahibine teslim ve tahsis edenler... Varlıktaki fena ve zevali görüp Hüve'l Baki hakikatine erenler...

Onlar zahirde insanlardan bir insan, batında ise okyanuslar gibi derinler... Onlar kendilerini anlatmaz, şahsi hayatlarıyla pek bilinmezler... Bulundukları seviyeyi herkes değil arif olanlar görürler... Lakin simalarına akseden iç güzelliklerine mani olamaz, dırahşan çehre ve nurefşan nasiyelerinden yakayı ele verirler... Onlar güzel ahlaklarıyla maruf olup her ortamda emniyetin mümessilidirler...  Onlar ihlas sırrına erdiklerinden amellerinde samimi, ihsan şuuruna ulaştıklarından Rabbileri ile münasebetlerinde daimidirler... Onlar son derece mütevazı ve pek mülayimdirler, lakin zilletle yaşamaktansa izzetle ölmeyi tercih ederler... Onlar ene-nahnü-hüve sırrını müdrik olduklarından yapıp ettikleri hiçbir şeyi kendilerine mâl etmezler... Onlar gurbette kurbeti yakalayıp takva zirvelerinde üns esintileriyle inşiraha ererler... Onlar ciddiyet ve vakarlarının yanı sıra sevgi ve şefkatleriyle de birer numunedirler... Onlar mütebessim çehrelerinin ardında hüzünlü bir kalp taşır, havf ve reca duyguları içinde tenhalarda gözyaşı dökerler... Onlar sürekli muhasebe ve murakabeyle nefislerini levmeder, zikir ve tefekkürle yakinlerini ziyadeleştirirler... Muvakkaten sürçüp tökezleseler bile derhal tevbeyle doğrulur, yeniden metafizik gerilime geçerler... Onlar sebep ve vasıtaları aşan dua ile kanatlanarak dergah-ı ilahiye yönelir; tevekkülden teslime, teslimden tefvize intikal ederler... 

Onlar hizmette önde ücrette geride olup, olacaksa bir mükafatları ötelere ertelerler... Aslında onlar maddi olmadığı gibi manevi menfaat peşinde dahi değiller...

Şairin tavzihiyle onlar;


Ne cennet tasası ve ne cehennem
Sadece Allah'ın rızasındalar


16 Nisan 2012 Pazartesi

Emre ile Cemre

*Ay Düşünce fon müziği eşliğinde okunması tavsiye edilir: http://www.youtube.com/watch?v=eDbLWm3fdwU

Mantık ve muhakeme üzerine kurulmuştu evlilikleri. Zira ikisi de biliyordu ki evlilik hissiyat üzerine bina edilecek kadar basit bir mesele değildi. İnanç ve ideal birliği paydasında buluşuyor olmalarıydı tanışma teşebbüslerine sebep. Evlilik bir amaç da olamazdı, ortak ideallerini gerçekleştirmek için bir araçtı sadece. Ama önemli bir araç... Yüksek beklentiler içinde değillerdi, dünyaya değil ukbaya taliptiler çünkü. Tanışıp temel meseleleri konuşmuş, edindikleri olumlu izlenim ve oluşan kalbi temayülle birlikte evllilik kararı almışlar, sade bir nikah töreniyle de dünya evine girmişlerdi. Emre edebiyat, Cemre ise sınıf öğretmeniydi. Cemre mesleğe başlayalı henüz birkaç ay olmuş, Emre ise üçüncü yılını doldurmak üzereydi. İstanbul'da iki farklı okulda görev yapan çift kiraladıkları mütevazı eve yerleşerek yuvalarını kurmuş, zorlu hayat yolculuğuna beraberce başlamışlardı.
Aylar geçtikçe birbirlerini daha yakından tanıma imkanı bulmuş, sahip oldukları güzel hasletleri gördükçe muhabbetleri ziyadeleşmiş, aralarındaki bağ kuvvetlenmişti. Sadakat, güven, saygı, fedakarlık ve anlayışın hüküm sürdüğü bir ortamda bunun aksini beklemek de abesti zaten. Sonradan fark ettikleri bir diğer ortak özellikleri de sanat ve edebiyata karşı olan ilgileriydi. Her ikisi de hassas ve duyarlı birer ruha sahipti. Takip ettikleri kitaplardan etkilendikleri şeyleri birbirlerine anlatıyorlar, bazen de bir bölümünü biri  sesli okurken öbürü onu dinliyordu. Böylece paylaşmanın eşsiz tadına varıyorlardı. Yine tiyatro çok sevdikleri bir kültürel faaliyetti. Haftada bir de mutlaka sahilde sabah yürüyüşüne çıkar, deşarj olurlardı. Bu yürüyüşlerde hakim olan hal ise sükuttu. Muhtemel ki, bu anlarda sarf edilecek lüzumsuz sözler kalbe gelen tatlı esinti ve ilhamların büyüsünü bozacaktı...
Gel zaman git zaman bir yılı geride bırakmışlardı. Bir hafta sonu ailesini ziyaret etmek üzere Cemre'nin de çocukluğunun büyük bölümünün geçtiği köyüne gittiler. Kış, soğuğunu derinden hissettiriyordu. Kovası değiştirilen soba harıltı ile yanmaya başlamıştı. Yarım saat kadar sonra iyice kızmış, bir süre odanın kapısını açmak zorunda kalmışlardı. Bu arada Cemre ocakta kaynayan suyu çayın üzerine dökerek altına su ilave etti.  Ve çaydanlığı demlenme süresinde beklemesi için sobanın üzerine koymak üzere aldı. Çaydanlıkla odaya girip sobaya doğru ilerlerken açık olan televizyondan gelen sesin dikkatini çekmesi üzerine başını o yöne çevirmişti. Bu sırada yerde görmediği terliğe ters bir şekilde basıp tökezledi ve dengesini kaybederek sobaya doğru düştü. Yüzünün sol tarafı sobaya temas ederek kısa süreliğine cildi sobaya yapıştı. Bir anda gelişen bu hadise gözleri önünde cereyan eden annesi çığlığı bastı: "Kızım!"
Bandajı açmanın vakti gelmişti. Doktor, eşi ve ailesine bu kazanın yüzünde kalıcı ciddi bir iz bırakacağını söylemişti. Cemre daha ufak bir izle karşılacağını sanıyordu. Bandajı açıp aynaya baktığında Cemre şok oldu. Bir hafta önce sahip olduğu o güzel yüz şimdi ne hale gelmişti? Henüz yirmi dört yaşındaydı. Bir an aynayı kırmaya niyetlendiyse de sonra vazgeçti, yatağına döndü. "Dışarı çıkar mısınız, yalnız kalmak istiyorum."
Hastaneden taburcu edildikten sonra ailesiyle vedalaşıp Emre'yle birlikte İstanbul'a dönmek üzere yola çıktılar. Emre Cemre'yi konuşturmaya çalıştıysa da, o yol boyu susmayı tercih etti. Ara ara gözyaşları süzülüyordu yanaklarından. Emre fazla üstelemedi. Eve vardıklarında eşyaları yerleştirdikten sonra Emre eşini salona çağırdı, karşılıklı oturdular.
-Cemre neden konuşmuyorsun?
-Emre beni yine eskisi gibi sevecek misin?
-O nasıl söz Cemre, tabii ki seveceğim!
-Ama artık çirkin bir insanım. İnsanlar ikimizi gördüğünde akıllarından kim bilir neler geçirecekler, beni senin yanına yakıştıramayacaklar. Bana katlanmak zorunda değilsin...
- Ben senin suretini değil siretini sevdim Cemre. Ben sana baktığımda senin dışını değil iç güzelliğini görüyorum. Senin fiziki güzelliğin şimdi olmasa en fazla on beş sene sonra zaten gidecekti. Ve ben buna gönül bağlamış olsaydım hayal kırıklığı yaşayacak, senden soğuyacaktım. Fakat ben fani şeylere gönül bağlamam.  Benim için önemli olan sende daimi olan güzel ahlak ve huyundur. Ve sen bana Rabbimin bir hediyesi ve emanetisin. Nasıl olur da ben emanete ihanet ederim? Başta bir söz vermedik mi biz; iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta beraber olmaya? Bizim için hayat bu kısa dünya ömründen mi ibaret ki, ebedi mutluluk diyarını unutup ufak tefek olumsuzluklara takılalım? Bir daha sakın buna benzer şeyler duymayayım...
Cemre bu sözler karşısında dayanamayıp, gözyaşlarını salmıştı. Ağlıyordu başına gelene tepki gösterip böyle düşündüğü için. Şükrediyordu Allah'a kendisine böyle hayırlı bir eş nasip ettiği için...
Cemre eşinden gördüğü psikolojik desteğin de etkisiyle yeni halini benimsemiş, artık fazla takılmaz olmuştu bu duruma. Emre'ye karşı sevgisi bir kat daha artmıştı bu vesileyle. Okulda öğrencileriyle de arası iyiydi. Onlara bir anne şefkatiyle yaklaşıyor ve müfredatın ötesinde çocuklara güzel bir takım hasletler kazandırabilmek için çırpınıyordu. Ona göre eğitim öğretimden önce geliyordu.
Evliliklerinin ikinci yılı, aylardan nisandı. Cemre'nin karnı burnundaydı. Doğuma az bir zaman kaldığından izne ayrılmış, annesi de yanındaydı. Bir akşam üzeri Emre'ye telefon gelmiş, annesi Cemre'yi doğumhaneye aldıklarını haber vermişti. Emre vakit kaybetmeksizin hastaneye gitti. İçeriden gelecek olumlu haberi heyecanla bekliyorlardı. Bir süre sonra bir hemşire kucağında minik bir bedenle dışarı çıktı. "Gözünüz aydın, bir kızınız oldu." Derin bir nefes verdikten sonra "Elhamdülillah" dedi Emre.  Bir kız çocuğu...  Emre'nin öteden beri hasretini çektiği, Yaratıcı'dan dilediği şeydi kız babası olmak. Daha evlenmeden önce bile sevimli bir kız çocuğuna sahip olmanın hayalini kurardı zaman zaman. Dışarıda kısa bir sevinç faslından sonra sevinci paylaşmak üzere kayınvalidesiyle beraber odaya girdiler. Cemre tebessümle karşıladı onları. Yatağın başucuna gelen Emre, eşinin elini tuttu:
-Anne oldun Cemre.
-Baba oldun Emre.
-Bir aile olduk...
Kızlarının ismini Bahar koymaya karar verdiler. Baharda gelmiş, bahar getirmişti çünkü o... Emre'nin yüreğine önce cemre düşmüş, ardından da bahar gelmişti...
Büyüyordu Bahar... Önce baba demişti. Sonra düşmeden yürüyebilmişti ilk kez. Ve konuşuyordu artık, o da söz hakkı olan bir üyesiydi artık ailenin. Yaramazlık yapıp kızdırıyordu annesini bazen. Annesi onu azarlıyor, fakat çok değil beş dakika sonra dayanamayıp barışıyordu yine onunla.  Gündüzleri kreşe bırakıp  gün boyu zaten özlemini duyduğundan uzun süreli küslük için  yeterli vakitleri yoktu. Beş yaşına gelmişti Bahar. Bukle bukle saçları, iri gözleri, minik burnu, narin elleri vardı. Ve gamzeleri vardı, güldüğünde güller saçan. Annesiyle Bahar, Emre'den önce evde oluyorlardı. Babası eve her geldiğinde duyduğu kapı sesi üzerine sevinçle kapıya koşar, babasının boynuna atılırdı Bahar: "Babacığım hoşgeldin..." Babası da arada sürpriz yapar, cebinden ufak hediyeler çıkarırdı onun için. Emre müsait oldukça ilgilenir, oynardı onunla. Fırsat buldukları hafta sonlarında da beraber dışarı çıkarlar, ailecek vakit geçirirlerdi.
Cemre bir gün okuldan biraz geç ayrılmak durumunda kalmıştı. Kreşin karşısındaki durakta otobüsten indiğinde Bahar'ın kreşin önünde yalnız beklediğini gördü. Bahar kendisini fark edince gülümseyerek ona el salladı. Bunun üzerine beklenmedik şekilde yola fırlayan Bahar annesine doğru koşmaya başladı. Acı bir fren sesinin ardından kızının yerde yattığını gören Cemre elindekileri fırlatarak kızının üzerine kapandı...
Hastanenin merdivenlerini hızla çıkan Emre kata geldiğinde Cemre'yle göz göze geldi. Bir anlık duraksamanın ardından eşine sarıldı. Bir eşe sahip olmanın en büyük getirisiydi belki de insanın böyle anlarda sarılıp dayanabileceği, acısını paylaşacak bir kişi olması... "Sakin olmalıyız Cemre. Şu an yapabileceğimiz tek şey dua etmek." Beş yıl önce doğumhanenin önündeki heyecanlı bekleyişin yerini bu kez ameliyathane önündeki endişeli bekleyiş almıştı. Sessizlikte duyulan tek şey dudaklardaki mırıldanmalardı. Yarım saat kadar sonra ameliyathanenin kapısı açılmış, doktor görünmüştü. Kendisine çevrilen merak dolu gözlere tek cümlelik bir açıklama yapmakla yetindi: "Başınız sağolsun..." Kalplere hançer gibi saplanan bu sözden sonra ayakta durmaya mecali kalmayan Emre olduğu yere çömelmiş ve ağzından şu sözler dökülmüştü: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun..." Cemre ise ne kadar dirençli durmaya çalışsa da ana yüreği bu habere dayanamamış, bayılmıştı.
Cenazeyi Emre'nin ailesinin köyüne getirdiler. Ertesi sabah eş dost, hısım akraba evin büyükçe avlusunu doldurmuşlardı. Öğle namazının ardından Emre ile  kardeşi içeri girip Cemre'nin kızıyla son kez vedalaşmasına müsaade ettikten sonra tabutu aldılar. Dışarıda tabutu devralan cemaat arkasında gözleri yaşlı kadınları bırakarak mezarlığa doğru yola koyuldu. Bahar'ın boyuna göre ufak bir mezar kazılmış, Bahar'ı bekliyordu. Mezara vardıklarında Emre mezara indi ve Bahar'ı kucağına verdiler. Aman Allah'ım o nasıl çetin bir imtihandı... Dağlara yüklenseydi bu yük, taşıyabilir miydi ki dağlar? Bir babaya kızını veriyorlardı gömmesi için... Emre birden hayalen kızının doğumuna gitti. 'Kızın oldu' denilerek kucağına verilen yavrusu bu kez 'kızın öldü' denilerek yine kucağına veriliyordu. O sıcak, canlı sima soğuk ve solgundu artık. O yerinde duramayan beden kaskatı kesilmişti şimdi. O güzel gözler gülmüyor, gamzeler oluşmuyordu... Sarıldı son bir kez yavrusuna, bağrına bastı, tüm nefesiyle içine çekti kokusunu. Ve ağlıyordu Emre... Ağlıyordu sarsılarak... Yanağından  süzülen damlalar toprağa düşüyordu. Erkeklerin ağlaması da başkaydı. Bir kadın gibi hüngür hüngür ağlayamazdı mesela erkek, gözyaşları sel olup akmazdı. Çünkü gözyaşlarının çoğunu dışa değil içine akıtırdı. Ağlarsa vakarını, metanetini kaybetmeden ağlardı. Sessiz ama derinden... O an imanı ve dolayısıyla teslimiyeti olmasaydı eğer haykıracaktı Emre: "Beni de gömün kızımla. Durmayın! Atın toprağı üzerime! O öldükten sonra ben yaşayıp da ne yapacağım? Durmayın, davranın küreklere!.." Ama biliyordu ki ölüm yokluk değildi, daha güzel bir aleme geçiş kapısıydı, geçici bir ayrılıktı...
Gelenler yavaş yavaş dağılmış, akşama sadece en yakınlarıyla birlikte kalmışlardı. Cemre de ağzını açıp haddini aşan bir söz söylemiş değildi ama durmadan ağlıyordu. Emre yalnız konuşmak istediği için odadakilerden müsaade istedi ve eşinin karşısına oturdu.
- Göz yaşarır, kalp hüzünlenir ama biz ancak Rabbimizin razı olacağı şeyler söyleriz. Bunun aksine hareket etmiş de değiliz çok şükür. Biliyorum sen fıtratındaki yüce şefkat gereği bu kadar ağlıyorsun. Yine ağlayacaksın, yine ağlayacağız. Ve elbette üzüleceğiz yine. Ama unutmamalıyız ki bize o şefkat, merhamet hissini veren merhametlilerin en merhametlisidir. O'nun merhametinden fazla merhamet, merhamet değildir. O Rahman padişah kızımızı dünya zindanından sarayına, yanına aldırdı. O günahsız, tertemiz olarak gitti. Orada şimdi kim bilir ne kadar mutludur, kim bilir şimdi belki meleklerle oynuyordur. Hem kızımız bize emaneten verilmişti, her mahluk gibi onun da asıl sahibi o Halık'tır. O verdi, O aldı; hüküm yalnız O'nundur. Bize düşen darılmayıp dayanmak, o büyük vuslatı beklemektir. Bir daha hiç ayrılmamak üzere bir araya geleceğimiz vuslatı...
Cemre kalkıp bir müddet eşine sarıldıktan sonra gözyaşlarını silerek güçlükle konuştu:
-İyi ki varsın Emre... Sen olmasan bilmiyorum başımıza gelenleri atlatabilir miydim. Böyle teslim olup rıza gösterebilir miydim gerçekten bilmiyorum. İyi ki varsın...
-Karı koca olmanın anlamı budur Cemre. Biz hayat arkadaşıyız seninle, yoldaşız, candaşız... Biz birbirimizin dayanağıyız, birbirimizin sığınağıyız. Ben senim, sen bensin; bir yüreğimiz...
Ve İstanbul'a dönüş... Öğrencilerle yeniden buluşma... Bir Bahar gitmişti ama daha yüzlerce Bahar vardı onlardan ilgi ve şefkat bekleyen. Her bir öğrenci Bahar olarak gözüküyordu onlara. Artık daha fazla çaba sarf ediyor, varlıklarını öğrencilerine adıyorlardı. Bahar'ın vefatının üzerinden beş hafta geçmişti. Bir akşam yemek masasındayken Emre söz aldı:
-Bugün bir teklif aldım Cemre.
-Ne teklifi?
-Yurtdışındaki bir Türk okulunda vazife yapmamızı istiyorlar, ihtiyaç varmış. Sadece benim için değil, ikimiz için de geçerli.
-Hangi ülke?
-Nijerya.
-Nijerya mı? Ne yaparız, nasıl yaparız oralarda? Bilmediğimiz, görmediğimiz yerler. Kimimiz kimsemiz yok....
-Bizim gibi gidenler var ya... Hem sonra O(cc) her yerde bizimle değil mi, yetmez mi? Ayrıca ben inanıyorum ki böylesi bizim için daha hayırlı olacak, değişikliğe ihtiyacımız var...
-Ailelerimiz?
-Bir şekilde ikna ederiz.
-Gurbetlere de mi düşecekti yolumuz...
-Bahar'ı da gönderdiğimizden beri zaten gurbette değil miyiz dünyada? Asya olmuş, Avrupa olmuş, Afrika olmuş ne fark eder? Hem orada çocuklar ilgiye, eğitime, sevgiye o kadar muhtaç ki... Her şeyden mahrum büyüyen çocuklar...Bahar görmemiş bir diyar... Hakikate aç gönüller... Bir sorumluluk değil midir bu üzerimizde?
-Haklısın... Madem durum bu, yarından tezi yok hazırlıklara başlayalım o zaman. Alalım bavullarımızı ve gidelim...
Emre eşinin bu kadar kolay ikna olup rıza göstermesine, teklifini böylesine anlayışla karşılamasına çok sevindi. Sevindi ve eşinin varlığından dolayı bir kez daha Yaratıcıya şükretti... Evet, bir çakılı kazıkları yoktu ki burada onları bağlasın, ayaklarına pranga olsun. Sadece iki bavul lazımdı, gerisi Allah Kerim...
Uçaklarının kalkmasına bir saat kalmıştı, havaalanındaydılar. Aileleri, yakınları vedalaşmak üzere oradaydılar. Mal, mülk, memleket arkada bırakılırdı belki de sevdiklerinden ayrılmak kolay değildi... Hüzünlüydü gönüller, asıktı suratlar. Kontrol noktasını geçtikten sonra son kez dönüp el salladılar ve yürümeye devam ettiler... 
Kara haber ikindi vaktinde ulaşmıştı ailelerine. Seferi yapan uçak Akdeniz üzerindeyken henüz belirlenemeyen bir nedenle düşmüştü. O'nun için gurbete giderken onları gurbetten kurtararak ana vatana almıştı Yaratıcı. Hasretlerini beklediklerinden erken dindirmişti. Muhtemelen cesetleri bulunamayacaktı, insanlar göremeyecekti denizin altında mütebessim bir çehreyle yan yana yattıklarını. Ve bilemeyeceklerdi Ölüm Meleğini tebessümle karşılayıp huzur içerisinde ruhlarını teslim ettiklerini...
Bahar, Emre, Cemre... Yeniden el ele, gönül gönüle... Bir daha ayrılmaksızın ebediyete...



21 Mart 2011 Pazartesi

Milliyetçilik Mevzuu


Millet, milliyet, milliyetçilik, ırkçılık kavramlarından anlaşılması gereken; bunların birbirleriyle ilişkisi ve İslam’daki yeri nedir?

Evvela millet sözcüğü aslen Arapça olup, Kuran’da esasen bir dine bağlı insan topluluğu anlamında kullanılmıştır. Etnik ve kültürel farklılıklar ise daha ziyade kavim kelimesiyle ifade edilmiştir. Millet kelimesinin türevi olan milliyet insanların kendisine bağlandığı din ve şeriatı ifade eder. Milliyetçilik ise aynı din ve şeriata bağlılığın adıdır. Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli anlamı görmezden gelinerek ulus anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa neden olunmaktadır. Çünkü (19. yüzyıl ortalarından itibaren İngilizce/Fransızca nation kavramına karşılık olarak kullanılmaya başlanan) ulus belli bir inancı, din ve şeriatı değil; aynı atadan gelen insanları belirtir. Bu nedenle bir ulusa bağlılığı temel alan anlayış ve yaklaşımlar milliyetçilik kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.

Bu kısa girişten anlaşıldığı üzere, yaşanan kavram karmaşası sebebiyle benimsenen düşüncenin isimlendirilmesinden ziyade muhtevasına bakmak asıl belirleyici kriter olacaktır.

İslam’a göre uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidir. Çünkü tüm insanlar aynı anne-babadan türemiştir. Farklı şartlara, niteliklere sahip toplumlar halinde ayrılmalarının amacı tanışmaları, yardımlaşmaları ve dayanışmalarıdır; yoksa birbirlerine husumet gütmeleri değil. “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık; şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O’na isyandan en fazla sakınır olanınızdır.” (Hucurat 13)  Görüldüğü gibi İslam ırkı reddetmez, reddedilen ırkçılıktır.  Bütün İslam alimleri ırkçılık fikrini Kitap ve Sünnet’in ışığı altında reddetmişler, kavmiyetçiliği içtimai bir hastalık olarak kabul etmişlerdir. Hiç kimse ırkını inkar etmeyecek; fakat herkes İslamiyet bağıyla bütünleşecektir. Zaten Mümin’in herhangi bir şeyi inkar etmesi düşünülemez; zira inkar var olan bir şeyi kabul etmeme, yok saymadır. Bir fert veya topluluk kendini mesela "Türk’üm, Müslümanım, filan yerliyim, filan ülkenin vatandaşıyım..." diye tanımlayabilir. Kendini böyle tanımlayan bir fert veya grup, "bizi biz yapan Türklüğümüz ve Müslümanlığımızdır" da diyebilir; evet o grubu diğerlerinden ayıran iki önemli özellik bunlardır. Buraya kadar dine aykırı hiçbir nokta yoktur. Ama “ben Türk olduğum için başkalarından üstünüm, imtiyazlıyım..." derse İslam'a aykırı bir değerlendirme yapmış olur.

İslam’da yasaklanan bir ırkın üstünlüğünü savunma, ırkıyla övünme, ırkçılık davasında bulunma ve kavmini ileri sürüp tefrika çıkarma davranışlarını ayrı ayrı sırasıyla ele almak gerekirse:

1)     Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuşlardır: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” Evet, yegane üstünlük ve fazilet ölçüsü ancak takvadır.  Bu sebepten “Ne şeref ki Türk doğmuşuz!” “Bir Türk dünyaya bedel!”  gibi ifadeler son derece yanlışken, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” gibi ifadeler de en azından çok anlamlı olmasa gerektir.
2)     Övünme zaten başlı başına bir hastalık, kalbi karartan koyu bir is, ruhu kemiren büyük düşman… Kendi irademizle ve Allah’ın emrine uyarak işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokuyorsa; tamamen irademiz dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı bir ırka mensubiyet mevzuunda övünmek evleviyetle günahtır. İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü... İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakînen bilir... Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir... Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur desek cehlimizi ilân etmiş oluruz. Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alakası olmadığını Efendimiz’in(sav) ırkçılık hakkındaki şu kelamı güzelce ortaya koyar: “Asabiyet-i Cahiliye..”
3)     “Asabiyet(kavmiyet) davasına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dava uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.”(Ebu Davut) “Kim hevasına uyarak batıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzerine ölür.”(İbn Mace) İşte hadis-i şeriflerin kavmiyetçilik davası gütmeyle alakalı kesin ve net tavrı…  Ayrıca dava ona derler ki, insan onu kabullendiğinde intisap edebilsin.  Irk değiştirmek mümkün olmadığına göre…
4)     Şüphe yok ki İslam’ın öngördüğü ve Müslümanları davet ettiği toplum yapısı ümmettir. Ümmet ise dine mensubiyet rabıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır. Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir. Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak, tefrika çıkarmak Hz. Peygamber’in lanetlediği bir davranıştır. Müslüman olmak kavmiyet(bugünkü manada milliyet) bağını İslam kardeşliği bağına tabi kılmak demektir.  İslam bağı tüm bağların üstündedir.  Bu konuda büyük müçtehidlerin birkaç fetvasını misal vermek gerekirse: Hanefi Mezhebinde İslam birliğini bölüp parçalayan kavmiyetçi insanın cenaze namazı kılınmaz. İmam Şafii ise söz ve fiili ile kavmiyetçiliği esas alan kimsenin şehadetinin kabul edilmeyeceğini, bu tip insanların mahkemedeki şehadetinin merdut olacağını söylemiştir.

Peki, bu fikrin başlangıcına gidersek, kimdir bu ırkçılığın öncüsü? Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi başlatan? “Onu topraktan yarattın, beni ise ateşten. Ateş topraktan üstün. Öyleyse ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim?” diyerek Hz. Adem’e secde etmeyişini müdafaaya kalkışan şeytan… Şimdi ise hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyoruz. Bu ters mantık sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira bu düşüncenin patenti ona aittir…

Kavmini sevmek ise kavmiyetçilikten tamamen ayrı bir olaydır. Yoksa her insan doğal olarak ailesini, akrabasını, memleketini, milletini sever; diğerlerine nispetle yakınlarına daha ziyade alaka duyar. Birçok ayet ve hadis yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri… bu manada yakınlar içinde yer almaktadır. Bütün bu tabiilik, fıtrilik ve teşvikler göz önüne alındığında aynı kültürü, tarihi, yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirlerini daha ziyade sevmelerine, dayanışmalarına, ümmet kültürüne nispetle alt kültürlerini geliştirmelerine ve bir değer, bir zenginlik olarak insanlığa takdim etmelerine İslam’ın bir diyeceği yoktur. İnsanın içinde yaşadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması, ecdadının mazideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara layık bir evlat olmak için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır. Milletimize duyacağımız bu sevgi ise onun şahsı manevisi itibariyledir. Yoksa her milletten yaramaz insanların çıkacağı aşikardır. Biz milletimize geçmişte dinimize ve bizlere yaşattığı muvaffakiyetler itibariyle alaka duyar, hatta bu sebeple onu bazen aşk derecesinde sevebiliriz. Milletini gerçekten seven insan ise milletimizin değerleriyle bir kez daha doğrulup dirilmesini, kendi ruhunun heykelini yeniden ikame etmesini şiddetle arzu eden insandır.

İşte bu sebepten yaklaşık bin yıldır İslam’ın bayraktarlığını yapan, belki sahabeden sonra İslam’a en büyük hizmet eden, Bediüzzaman’ın ifadesiyle millet-i İslamiye’nin kahraman bir ordusu olan Türk milletine elbette şiddetli bir sevgi duyarız. Tıpkı sahabe efendilerimizi sevdiğimiz gibi. Onları Arap olduklarından dolayı değil, İslam’a hizmetleri cihetiyle sevdiğimiz gibi.  Türkler Müslüman olduktan sonra milli değerlerinden önemli bir kayba uğramamışlar, buna karşı çok önemli kazançlar elde etmişler, İslam’a yakın fıtratlarını geliştirerek büyümüşler, öldürücü, yıkıcı, sömürücü olarak değil; adalet, hakkaniyet, hizmet ve yüksek ahlaki değerlerin temsilcisi olarak cihan hakimiyeti mefkuresine ulaşmışlardır. Çok sık kullandığımız “milli ve manevi değerlerimiz” şeklindeki kalıplaşmış ibare de göstermektedir ki, milli değerlerimiz manevi değerlerimizle büyük oranda örtüşmektedir, bir uyum içerisindedir. Yine burada Bediüzzaman Hazretlerinin “Cenab-ı Hak bin seneden beri Kuran’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.” duasına iştirak ediyor ve amin diyoruz.

Fakat burada sınırı aşmamak, yasaklanan davranışlara kaymamak çok mühimdir. Eğer bir Türk, “Ben dindar bir Kürt yahut Arap kardeşimi, fasık bir Türk’e tercih ediyorum diyemiyorsa bu çerçeveyi aşıyor, yanlış yapıyor demektir.

Bu konuda Kuran’da anlatılan Nuh(as) ile ilgili kıssa ne kadar manidardır: Nuh(as) “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir.” diye tufan hadisesinden oğlunu kurtarmak istediğinde İlahi cevap şöyle gelir: “Ey Nuh o senin ailenden değildir. O(nun yaptığı) yaramaz iştir. Bilemediğin şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim.” Demek ki; insanın inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor…

Bir başka çarpıcı manzara Asr-ı Saadet’ten…  Sahabeler iman ve tevhid cephesinde yer alıp küfre karşı mücadele verirken en yakın akrabalarıyla karşı karşıya geliyordu.  Başta Peygamber Efendimiz(sav) amcasıyla, Hz. Ebu Bekir oğlu ile, Hz. Ali kardeşi ile, Hz. Ömer de dayısı ile karşı karşıya gelmişti. Ashab hiçbir nesep bağı olmayan Mümin kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve bu yakınlarına karşı savaşıyordu… İbret alın ey basiret sahipleri!

Günümüz milliyetçiliğine geldiğimizde bunun ulusal değerleri evrensel değerlerin üstünde tutan, ulusa bağlılığın evrensel değerlere bağlılıktan, ulusal çıkarların bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu öne süren anlayış ve yaklaşımların genel adı olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun kendi ulusunu sevip yüceltmeyi amaçlamaktan, kendi ırkını diğer tüm ırklara üstün görerek onları egemenliği altına alma isteğine kadar uzanan çeşitli biçimlerinden bahsedilebilir. Bu nedenle, belli bir siyasal program ya da doktrinden çok, böylesi program ve doktrinleri esas kabul eden tüm siyasal anlayışları dile getiriyor.  Dolayısıyla burada en azından müspet ve menfi milliyetçilik şeklinde bir ayrım yapmak gerekir.
Yukarıda sayılan yasaklardan herhangi biri benimseniyor, uygulanıyorsa bu menfi milliyetçiliktir ve caiz değildir. Nitekim menfi milliyetçiliğin zararları tarih boyunca hep görülmüştür. Efendimiz’e kadar uzanırsak onun Arap milliyetiyle ortaya atılmadığını görürüz. O sadece Araplara değil, bütün alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Onun davası ancak tevhid davasıydı, İla-yı Kelimetullah’tı.  Sonraki devirlerde Emevi Devleti’nin Arap milliyetçiliğini esas tutması neticesinde hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri küstürdüğünü, hem kendilerinin çok felaketler gördüğünü, hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve genişlemesinin durmasına neden olduğunu görüyoruz.  Osmanlı’da da imparatorluğun parçalanışındaki faktörlerden birinin imparatorluk bünyesinde yaşayan milletlerin menfi milliyetçilik akımının etkisiyle tefrika çıkarıp, bağımsızlık faaliyetlerine girişmesi oluğunu görürüz.  Bugüne geldiğimizde ise Türk-Kürt ayrılığı çıkarılarak  bölücülüğün amaçlandığını ve bu amacın gerçekleşmesi için yine menfi milliyetçiliğin körüklendiğini esefle müşahede etmekteyiz. Allah bu vatan evlatlarını birbirine düşürmesin…

Fakat milliyetçiliği ümmet birliğinin bozulması üzerine dünyanın geldiği uluslararası sistemde bir zorunluluk olarak görenler ve bu zorunluluğu kendi sınırları içinde yaşamakla beraber ümmet idealini yitirmeyenler, bir şekilde bu ideale ulaşmak için çaba sarf edenler olursa, bunlar İslam’a ters düşmeyen milliyetçi olurlar; İslam’a hadim bu milliyetçilik ise(milliyetçilik şeklinde adlandırılacaksa) müspet bir milliyetçiliktir, meşrudur. Bu manada uluslar  birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri alacak; fakat mevcut yapı tarihi bir zaruret ve arıza olarak görülecek ve imkanlar elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçme, birleşme amaç edinilecektir.

Fikr-i milliyette bir zevk-i nefsani, gafletkarane bir lezzet, şeametli bir kuvvet olduğunu söyleyen Said Nursi bu düşüncenin tamamen yok edilmesinin zorluğuna işaret ederek, en azından bunu müspete kanalize etmenin yollarının bulunması gerektiğine işaret etmiştir.

Şimdi de bazı İslam büyüklerinin konuyla alakalı görüşlerini, sözlerini nazara vermek istiyorum.

Yunus Emre
Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan
Halka müderris olsa, hakikatte asidir

Şah Nakşibend
 Büyük mutasavvıf Şah Nakşibend’e sormuşlar:
-Nesebinizin silsilesi nereye varır?
-Nesebinin silsilesiyle kimse bir yere varamaz!

Bediüzzaman Said Nursi
Bediüzzaman Hazretleri kavmiyetçilik fikrinin bir Frenk illeti olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:
“Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, alem-i İslam’ı parçalamak için içimize bu Frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir gayet cazibedar bir halet-i ruhiye verdiği için, pek çok zararları ve tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüzi-külli bu fikre iştiyak gösteriyorlar.”

Ve bu illetin doğuracağı vahim neticeyi şu şekilde ifade etmiştir:
“Fikr-i milliyet bu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri bunu İslamlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar. Ta ki parçalayıp, onları yutsunlar.”(Mektubat)

Hakiki ve daimi muhabbetin ise ancak İslam kardeşliği ile mümkün olabileceğini söyler:
“İslamiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; alem-i bekada ve alem-i berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi(güçlü) olsa onun bir perdesi hükmüne geçebilir, yoksa onu onun yerine ikame etmek aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.”

Ve bu konuda Türkleri şu sözleriyle ikaz etmektedir:
“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslamiyet’le imtizaç etmiş(iç içe geçmiş), ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin(iftihar edilecek şeyler) İslamiyet defterine geçmiş. Bu mefahir zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme.”

Mehmet Akif Ersoy
Sebilürreşad’da neşredilen bir yazısında Akif:
“Biz Müslümanlar başka milletlere benzemeyiz. Din bağını ihmal edecek olursak hareketimizin cezası ukbaya kalmaz, daha dünyada iken çekeriz. Nitekim çekiyoruz. Din-i mübin; kavmiyet, cinsiyet gibi insanları birbirinden uzaklaştıran sebepleri ortadan kaldırarak dünyanın çeşitli yerlerindeki cemaatleri birleştirmiş iken, biz kalkıyoruz da aynı toprakta yaşayan İslam cemaatini kavmiyet hissiyle parçalamak istiyoruz. Ey cemaat-i müslimin, bilmiş olunuz ki Müslümanlıkta kavmiyet yoktur. Resul-i Ekrem, “Kavmiyet gayreti güden bizden değildir!” buyurmuştur. Şayet kiminiz Araplığına, kiminiz Arnavutluğuna, kiminiz Türklüğüne, kiminiz Kürtlüğüne sarılarak sizi rabıtaların en sağlamı ile birleştirmiş olan din kardeşliğini bir tarafa bırakacak iseniz, neuzubillah hepimiz için felaket muhakkaktır.”

Bunun dışında Akif kendine has o nefis üslubuyla şiirlerinde de kavmiyet fikrini adeta yerden yere vurmuştur:
Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam
Bağlamak lazım iken anlamadım, anlayamam
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvamı
Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir
Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez
Son siyasetse bu! Hiç böyle siyaset yürümez!
Sizi bir aile efradı yaratmış Yaradan
Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan
Siz bu davada iken yoksa, iyazen billah
Ecnebiler olacak sahibi mülkün nagah
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez
***
Hani milliyetin İslam idi kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri
Arabın Türke, Lazın Çerkeze, yahut Kürde
Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta anasır mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın!

Birbirine İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif'in haklı isyânını yukarıdaki mısralarda gördük. Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak zorunda kalınca Akif’in -bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyetin, ırk asaletinin, İslam’a hadim bir milliyetçiliğin müspet manada altını çizdiğini görüyoruz:

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celal
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal
Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!


Son söz olarak; milletini sevmek, ecdadına sahip çıkıp geçmişten ibret almak, milletinin terakki ve tekâmülü yolunda çabalamak için kişinin ilaveten çeşitli vasıflandırmalara ihtiyacı yoktur; bunlar zaten her şuurlu ve sorumluluk duygusuna sahip Müslüman’ın üzerine düşen birer vecibedir.

Allah birliğimizi, beraberliğimizi, uhuvvet ve muhabbetimizi daim eylesin.

*Bu yazı daha ziyade derleme mahiyetindedir, muhtelif kaynaklardan beslenerek oluşturulmuştur. Dolayısıyla her iktibas ayrıca belirtilmemiştir.






26 Ağustos 2010 Perşembe

Anayasa Mahkemesi’nin Yapısına Mukayeseli Bakış



Anayasa değişiklik paketiyle ilgili getirilen üzerinde durmaya değer bir eleştiri olarak AYM’nin yapısında reform öngören maddeleri görmekteyiz. Bu maddelerle birlikte yargının siyasallaşacağı, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerinin zedeleneceği iddia edilmektedir. Peki bu iddialarda haklılık payı var mıdır, gerçekte değişen nedir; bunu mukayeseli incelemekte fayda var.


Öncelikle yargı siyasallaşacak demek, mevcut sistemde yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu zımnen kabul etmek manasına gelir ki; AYM’nin 367, eğitim özgürlüğünün önündeki başörtüsü yasağını kaldırmaya yönelik 10. ve 42. maddelerde değişikliğin iptali, üzerinde konuştuğumuz anayasa değişiklik paketinin kısmi iptali gibi hukuki doğruyu ideolojik doğrularına değişmeyecek, meslek onuruna sahip hiçbir hukukçunun savunmasının mümkün olmadığı kararlarını nazara aldığımızda bunun kabulü imkansızdır. Bu kararlara karşı temyiz yolu kapalı bilinse de, maşeri vicdanda bu kararlar temyizen bozulmuştur.

Değişikliğe gelince; mevcut sistemde AYM’nin, tamamını Cumhurbaşkanı’nın yüksek yargı organları, YÖK, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından atadığı on bir üyeden müteşekkil olduğunu görmekteyiz. Yapılan değişiklikle ise daha çoğulcu bir yapı öngörülerek üye sayısı on yediye çıkarılmakta ve değişen ise sadece üç üyeyi TBMM’nin seçecek olmasıdır. Diğer on dört üye yelpaze biraz daha genişletilerek genel anlamda aynı kişi ve kurumlardan sadece üç üye artırılarak seçilecektir.. İşte itirazlar da bu noktada yükseliyor. Meclisin sivil iradeyi temsil eden organ olduğu unutulup sadece şu anki iktidar partisinin meclisteki çoğunluğuna bakılarak bir hükme varılıyor; meclis-hükûmet ayrımı görmezden geliniyor. Ayrıca gözden kaçan bir önemli nokta da; Meclis’in bu üç üyeyi doğrudan değil, Sayıştay Genel Kurulu ve Baro başkanlarının gösterecekleri adaylar arasından nitelikli çoğunlukla(üçte iki), bu sağlanamadığı takdirde basit çoğunlukla seçecek olmasıdır. Ve olaya ideolojik saplantı içinde taraflı bakan zihniyet işi daha da ileri götürerek hâlihazırdaki Cumhurbaşkanı’nın da şu anki iktidar partisi içinden çıkmış olması sebebiyle, onun seçimlerini de iktidar partisinin hanesine yazarak hukuku ve objektifliği bir kenara atmaktadır. Cumhurbaşkanlığının bağımsız bir makam olduğu unutularak yine kişiye göre muamele yapılmaktadır. Oysa hukuk kuralları kişiye-duruma göre değişmeyen genel, objektif, kişilikdışı, soyut kurallardır. Mevcut sistemde bugüne kadar Cumhurbaşkanı nasıl üye atadıysa yine aynı şekilde atamaya devam edecektir, şimdi değişen nedir? Bu mantıktan hareketle TBMM seçmeyecekse, Cumhurbaşkanı seçmeyecekse; vatandaş Ahmet mi seçecektir üyeleri, yoksa vatandaş Mehmet mi? Kişiye göre muamele hukuk devleti anlayışıyla bağdaşamaz. Bunun dışında değişikliğin gerçekleşmesi durumunda ilk etapta, var olan dört yedek üyenin asıl üye sıfatını kazanacağı, ilaveten sadece iki üyenin seçileceği de unutulmamalıdır.

Şu da bilinmelidir ki partiler geçici; hukukun üstünlüğü, herkesin hesap veriyor olması ve demokrasi kalıcıdır.

Şimdi bu açıklamaları, AYM yapısındaki bu değişikliğin hukukiliği ve yerindeliğine dair dört referansla desteklemek istiyorum:

1) Türk Anayasal Tarihi: 1961 Anayasa’sına döndüğümüzde 145. maddede AYM’nin on beş üyesinden beşini TBMM’nin seçtiğini görmekteyiz. Yani bu bir ilk değildir.

2) Karşılaştırmalı Hukuk: İleri demokrasiye sahip olduğu hususunda hemfikir olunan yabancı ülkelerin AYM’ye(veya aynı fonksiyondaki farklı isimli yüksek mahkemeye) üye seçiminde bazılarında tamamının, bazılarında ise büyük çoğunluğunun parlamentolar tarafından seçildiği görülmektedir. Ve AYM üyelerinin seçimine parlamentonun katılmasının, bu kurumun demokratik meşruiyeti açısından büyük önem taşıdığı kabul edilmektedir. Yani AYM’ye üye seçiminin yargıyı siyasallaştırmak bir tarafa, bilakis mahkemenin meşruiyetini artıracağı kabul edilmektedir. Peki bizde Türk milleti adına yargı yetkisi kullanan yargı mercilerinin milletten kopuk olması ne derece doğrudur? Esasen Meclis’in yalnızca üç üye seçecek olması da yetersizdir, bu sayının artırılması icap eder.

3) AYM’nin Gerekçeli Kararı: AYM, kendinden iptal kararı yönünde beklenti içinde olan bazı çevrelerin baskısına karşın mezkûr değişikliğin hukuka uygun olduğunu kullandığım ilk iki referansa da değindikten sonra şu sözlerle ifade etmiştir: “ Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi üyelerinin hangi organlar tarafından ve hangi esaslara göre seçileceğinin belirlenmesi önemli ölçüde ülkenin tarihsel ve siyasal koşullarına göre kurucu iktidarın takdirinde olan bir durumdur. Bu düzenlemede öngörülen Anayasa Mahkemesinin üye yapısı, üyelerin geldiği kaynaklar ve üyelerin atanması usulüne ilişkin düzenlemeler tali kurucu iktidarın takdir yetkisi içinde kaldığından ve hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerini anlamsızlaştıran ya da ortadan kaldıran değişiklikler olmadığından iptal isteminin reddi gerekir. “

4) Avrupa Birliği Raporu: Türkiye’nin AB’ye uyum sürecinde, AB’nin birçok kez yargı reformuna olan gereksinim konusunda yaptığı uyarılar çerçevesinde atılan bu adım AB tarafından da memnuniyetle karşılanmış, olumlu bulunmuştur.

Sonuç olarak görmekteyiz ki; bu konuda yapılan eleştiriler hukuki değil, olsa olsa ideolojik olabilir.


23 Ağustos 2010 Pazartesi

Neden Evet?

Bu milleti darbe anayasasıyla yönetilme utancından kurtaracak olan yeni sivil anayasa yapımının yolunu açmak için;


12 Eylül darbecilerinin dokunulmazlık zırhını kaldırmak ve bundan böyle yeni cunta yapılanmalarına mani olmak, "Bir daha darbe mi? Asla!" diyebilmek için;

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması, atanmışların değil seçilmişlerin yönettiği, iktidarların muktedir olabildikleri bir Türkiye için;

Anayasa yaratan değil Anayasaya uyan, sistemin muhafızı değil adaletin hizmetkarı olan bir AYM için;

Kritik davalara müdahale ederek adaletin tesisine engel olmayan, tüm yargı mensuplarının gerçekten temsil edilip haklarının korunduğu, üyelerinin bir siyasetçi gibi beyanlarda bulunmadığı bir HSYK için;

HSYK ve YAŞ kararlarıyla haksız biçimde meslekten ihraç edilip hayatı karartılmış insanlara iade-i itibar yapılıp, bundan sonra yeni canların yanmaması için;

Faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması, gizli saklı ne varsa ortaya dökülmesi için;

Komutanların ülkeyi değil orduyu yönettiği, ihmal veya ihanet iddialarıyla gündeme gelenlerin, devlet güvenliğine ve anayasal düzene karşı suç işleyenlerin hesap verdiği, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmeyen, halkını iç tehdit olarak görmeyen, halkın vergileriyle alınan silahları halka çevirmeyen, her konuda yürütme organına bağlı, şeffaf , güven veren, evlatlarımızı gönül rahatlığı içinde emanet edebileceğimiz bir TSK için;

Askeri yargıdaki hiyerarşik düzenin son bulması için;

Yıllardır süregelen vesayet rejiminin tasfiyesi, ülkenin kaderini kendini vatanın sahibi sanan bir avuç insanın eline bırakmamak için;

Otobüslerle Genelkurmay karargahına gidip cuntacılardan brifing alıp onları ayakta alkışlayan yüksek yargı mensuplarına yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını hatırlatmak için;

Devlet içindeki derin çetelerin tasfiyesi, buna yönelik süren davaların selametle sonuçlanabilmesi, 13 Eylül günü Ergenekon'un sevinç çığlıklarını duymamak için;

Paketin getirdiği hak ve hürriyetler, fişlemenin son bulması, kamu denetçiliği kurumu, kamu görevlilerine toplu sözleşme imkanı tanınıp grev hakkı ve sendikal hakların genişletilmesi, AYM'ye bireysel başvuru hakkı, seyahat özgürlüğüne getirilen kısıtlamanın kaldırılması, toplumun avantajsız konumdaki kesimlerine pozitif ayrımcılık için;

Gerek dahilde gerek hariçte güçlü, prestijli, söz sahibi, demokratik bir hukuk devleti olan, ekonomik istikrara sahip, alnı açık başı dik, aydınlık bir Türkiye için;

Gelecekte çocuklarımın, torunlarımın ülkede bu olaylar yaşanırken siz ne yaptınız sorusuna verecek bir cevabım olması için;

Ve son olarak "Hayır" demek için hiçbir sebebim olmadığı için referandumda "Evet" oyu vereceğim.